<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Umut Dünyası</title>
	<atom:link href="http://umutyavuz.seyahatblog.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://umutyavuz.seyahatblog.com</link>
	<description>'nın Umut Yolcuları</description>
	<pubDate>Thu, 27 Mar 2008 10:24:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.3</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>LAVANTA KOKULU GECELERİYLE GİRNE</title>
		<link>http://umutyavuz.seyahatblog.com/2008/03/27/lavanta-kokulu-geceleriyle-girne/</link>
		<comments>http://umutyavuz.seyahatblog.com/2008/03/27/lavanta-kokulu-geceleriyle-girne/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 27 Mar 2008 09:48:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>seyahat</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kıbrıs]]></category>

		<category><![CDATA[Girne]]></category>

		<category><![CDATA[Kıbrıs Gece Hayatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.seyahatblog.com/2008/03/27/lavanta-kokulu-geceleriyle-girne/</guid>
		<description><![CDATA[
Girne Başkent Lefkoşa’ya yaklaşık yarım saat mesafede çok güzel bir sahil şehri. Egzotik limanı, yemyeşil dağları ve sahil şeridi ile tam bir tatil beldesi. Girne’nin MÖ 10. yüzyılda Peleponez’den göçen Akalar tarafından kurulduğu söylenir. İddiaya gore Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia dağlarının adını vermişlerdir. Bir başka görüş ise Girne’ye ilk yerleşenlerin MÖ 9. yüzyılda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img border="0" src="http://img297.imageshack.us/img297/3402/35666706gw5.png" alt="Image Hosted by ImageShack.us" /></p>
<p>Girne Başkent Lefkoşa’ya yaklaşık yarım saat mesafede çok güzel bir sahil şehri. Egzotik limanı, yemyeşil dağları ve sahil şeridi ile tam bir tatil beldesi. Girne’nin MÖ 10. yüzyılda Peleponez’den göçen Akalar tarafından kurulduğu söylenir. İddiaya gore Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia dağlarının adını vermişlerdir. Bir başka görüş ise Girne’ye ilk yerleşenlerin MÖ 9. yüzyılda adanın kıyılarında </font>ticaret kolonileri kuran Fenikeliler olduğudur.Roma kaynaklarında ise Girne’nin adı Corineum olarak geçmektedir. Bizans döneminde birkaç kez Araplar ve korsanlar tarafından ele geçirilen şehrin tarihi, adanın genel tarihi ile benzerlik gösterir. Girne’de ilk görülmesi gereken yer eski limandır. At nalı şeklinde inşa edilmiş olan liman, şehrin odak noktasındadır. Tarihi Girne Limanı, rengarenk balıkçı tekneleri, limana demir atmış yatları, her daim canlı olan kafe ve restoranları ile turistler için olduğu gibi yerli halk için hayata kaynaklık etmektedir. Liman’ı çevreleyen restoranlarda zengin yemek menüleri ile tarihi limanı seyrederek yemek keyfi yaşamak mümkündür.Girne Limanı’nın doğu ucunda bulunan Girne kalesi, 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından Arap istilasına karşı şehri korumak amacıyla inşa edilmiş. Kaleye Lüzinyan ve Venedikliler döneminde eklemeler yapılmış. Aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam duran kale, Girne’nin en etkileyici yapıtlarından biri.</p>
<p>Tarihin derinliklerindeki Batık Gemi </p>
<p>Girne Kalesi’ni gezerken hemen kalenin içinde yer alan Batık Gemi Müzesi’ni es geçmek olmaz. Bu müzede sergilenen gemi enkazı bugüne dek dünya üzerinde bulunmuş en eski batık gemi enkazı olma özelliğini taşıyor. Batıktan elde edilen buluntular geminin milattan önce 300 yıllarında bir fırtına sonucu batan bir Suriye ticaret gemisi olduğunu gösteriyor. Bu batık gemiyi seyrederken insanın ister istemez tüyleri ürperiyor çünkü tarihin derinliklerinden gelen böylesi bir gemiyle karşılaşmak insanın aklında mistik düşünceler çağrıştıyor. En çok da Nuh’un gemisi geliyor insanın aklına. Bu bakımdan bu batık gemiyi görmek gerekiyor. </p>
<p>Bellapais Manastırı</p>
<p>Girne’de bulunan bir başka önemli eser de Bellapais Manastırı. Manastır 1158 ve 1205 yılları arasında inşa edilmiş. Kuzey sahillerinin tümüne hükmedebilen görüşü ve güzel dağ manzarası ile Kıbrıs’ta gotik mimari tarzının görülmesi gereken en önemli eserlerinden biridir. Manastır’da bugün konser salonu olarak kullanılan bir de salon mevcuttur ki bu salon savaş yıllarında kurşun yağmuruna tutulmuş bugün halen kurşun izleri bulunmaktadır.</p>
<p>Girne’den anlatacağımız son tarihi eser Saint Hillarion Kalesi olacak. Kale Girne’nin yüksek dağının zirve noktalarından birinden bulunuyor. Kalenin adını Arap istilası sırasında Kudüs’ten kaçan ve ölene dek kalenin tepesindeki bir mağarada münzevi olarak yaşan bir azizden aldığı sanılıyor. 10 yüzyılda bu bölgede bir manastır ve kilise inşa edilmiş, Lüzinyanlar da bu manastırı sonraları kaleye çevirmişlerdir. Saint Hillarion kalesinden müthiş bir Girne manzarası bulmak mümkündür. Çok yüksek olan dağın tepesindeki bu kaleyi karşıdan gören diğer kalelere Girne’ye her hangi bir saldırı yahut akın olacağı zaman mesajlar iletilirmiş. Yani bir bakıma Saint Hillarion kalesi liman şehri Girne’nin gözetleme kulesi görevini de görmekteymiş.</p>
<p>Umut Yavuz</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.seyahatblog.com/2008/03/27/lavanta-kokulu-geceleriyle-girne/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>LÜBNAN</title>
		<link>http://umutyavuz.seyahatblog.com/2008/03/26/lubnan/</link>
		<comments>http://umutyavuz.seyahatblog.com/2008/03/26/lubnan/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Mar 2008 18:48:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>seyahat</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Lubnan]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://umutyavuz.seyahatblog.com/2008/03/26/lubnan/</guid>
		<description><![CDATA[Şam’dan ayrılırken hedefimiz bir başka Şam. Yani Trablusşam. Gerçi artık kimse oraya Trablusşam demiyor ancak, kadim ismi bu. Suriye’de 8 gün geçirdikten sonra nihayet Lübnan’a geçiş yapma vakti geliyor. Lübnan’da önce Beyrut’a uğrayacak, daha sonra ise Trablus Mevlevihanesi’ni görüntülemek amacıyla Trablus’a doğru yol alacağız.
Lübnan’a Suriye’den girecek olmak bizi biraz tedirgin etti, çünkü Suriye Lübnan’dan çekileli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şam’dan ayrılırken hedefimiz bir başka Şam. Yani Trablusşam. Gerçi artık kimse oraya Trablusşam demiyor ancak, kadim ismi bu. Suriye’de 8 gün geçirdikten sonra nihayet Lübnan’a geçiş yapma vakti geliyor. Lübnan’da önce Beyrut’a uğrayacak, daha sonra ise Trablus Mevlevihanesi’ni görüntülemek amacıyla Trablus’a doğru yol alacağız.<br />
Lübnan’a Suriye’den girecek olmak bizi biraz tedirgin etti, çünkü Suriye Lübnan’dan çekileli daha 6 ay ancak olmuştu. Acaba sınırda bir tatsızlık yaşanır mı diye düşündük. Sınıra vardığımızda ise beklediğimiz gibi olmasa da önemli bir tatsızlık bizi karşılıyordu. Sınırdaki görevlilerden Lübnan’a arabamızla giremeyeceğimiz haberini aldığımızda ne yapacağımızı şaşırmıştık. Sebebini sorduğumuzda ise Lübnan’a dizel araçların girmesinin kesinlikle yasak olduğunu öğrenecektik. Lübnan yüzölçümü bakımından küçük bir ülke olduğundan hava kirliliğine önlem olarak böyle bir uygulama yapılıyormuş. En azından bize söylenen buydu. Halbuki sınıra gelene kadar kimse bizi bu konuda uyarmamıştı. Suriye’de de kalacağınız her 7 gün için dizel araba sahibiyseniz 100 dolar ödemek koşulu vardı ancak Lübnan’a kesinlikle arabanızla giremiyorsunuz. Biz de mecburen sınırı yürüyerek geçtik ve Beyrut’taki büyük elçiliğe bizi götürmek üzere bir taksi tuttuk. Bu arada günlerden Cuma idi. Ve namaz vakti yaklaşıyordu.</p>
<p><strong><img border="0" src="http://aycu07.webshots.com/image/47766/2006167900115225876_rs.jpg" alt="Free Image Hosting at allyoucanupload.com" /></strong></p>
<p>Bereket versin ki, taksicimiz kendisinin Müslüman olduğunu ve Cuma namazı için yol üzerindeki bir köye uğrayabileceklerini söyledi. Daha sonra taksiciden Lübnan’da çok sayıda Hıristiyan olduğunu öğrenecektik. Kendisi de gururlanarak “ben ise Müslüman köyündenim” diyordu. Taksi şoförü bize başka şeyler de anlattı. Daha 6 ay öncesine kadar Suriye askerlerinin bu topraklarda olduklarını ve buranın halkına büyük zulümlerde bulunduğunu anlattı. Suriyeli askerler kendilerine karşı çıkanları acımadan öldürüyor, köylülerin ektikleri ekinleri köklerinden kesiyor ve halka büyük zulüm yapıyorlarmış. “Çok şükür şimdi çekildiler” diyor şoförümüz. Suriye askerlerinin kurdukları güvenlik noktalarında şu anda Lübnanlılar duruyorlar. Kontrol noktaları eşliğinde cumayı kılacağımız camiye varıyoruz. Camide güzel bir hutbe dinleme fırsatı yakalıyoruz. İmamın hitabeti oldukça güçlü. Hutbe de alışkın olmadığımız şekilde 30-40 dakika kadar sürüyor. Minber de alışık olmadığımız bir şekilde. Zira Minber yerinde mihrabın yüksekçe sağ tarafına yapılmış bir balkondan sesleniyor imam. Balkona içerden bizim görmediğimiz bir merdivenle çıkılıyor. İmam gençlerin dine olan ilgisizliğinden yakınıyor. Dediği aynen şöyle, “şu yaz aylarında gençlerimizin dünya kupasına gösterdikleri kadar ilgiyi Kur’an’a ve İslama göstermediklerine şahit oluyoruz, bu bizi üzüyor”. Her yerde problemler benzeşiyor. İmam daha sonra daha derin konulara geçiyor. Müslüman ülkelerin birlik olamayışından dem vuruyor, Türkiye’yi de sayıyor bu arada. Ve bizler birlik olamadığımız için yanı başımızda bir avuç Yahudi’nin Müslüman kardeşlerimize rahatça zulümler edebildiğini ve bizim buna seyirci kaldığımızı acı ifadelerle anlatıyor. Daha sonra ise İsrail’e ve onların tuzaklarına lanet okuyarak hutbesine son veriyor.<br />
BEYRUT</p>
<h1><font color="#000000"><img border="0" src="http://aycu26.webshots.com/image/49545/2005953905469115810_rs.jpg" alt="Free Image Hosting at allyoucanupload.com" /></font></h1>
<p>Cumadan sonra Beyrut’a doğru yol alıyoruz. Beyrut’a vardığımızda yemyeşil örtüyle kaplanmış, haşmetli bir dağın kucağına kurulu ve eteklerini Akdenize uzatmış bir güzellik abidesi karşılıyor bizi. Şehir çok büyüleyici ve etkileyici gerçekten. Lübnan küçük bir ülke toplam nüfusu bizim Ankara kadar, yüzölçümü ise neredeyse Hatay kadar. Ülkecik adeta. Ancak şehirlerin özellikle Beyrut ve Trablus’un konumları bir harika. Hıristiyanların sayısı gerçekten de bir hayli fazla. Şehrin en lüks yerlerinde onlar oturuyorlar. Ticarete hakimler. Bunun yanında Beyrut ve Trablus’ta iç savaşın izleri halen silinmiş değil. Çatışmalar arasında Müslüman halk fakir düşmüş. Bazı binalar halen yıkık vaziyette duruyor. Beyrut’ta fazla oyalanmadan gittiğimiz Trablus’ta da, şehrin kalesine saplanıp kalmış 3 adet roket gördük. Bazı binalarda da mermi izleri aynen duruyor. Bunun yanında Trablus’ta bize Belediye Meclis Üyesi Dr. Halid Tadmori eşlik etti. Babası önemli bir tarih profesörü olan Tadmori, öğrenimini Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık bölümünde tamamlamış. Tam 14 yılını Türkiye’de geçirmiş olan Tadmori’nin halen Türkiye ile sıkı bağlantıları var. Genç yaşına rağmen Trablus’ta çok büyük kültür hizmetleri gerçekleştirmiş. Son olarak Trablus meydanında bulunan ve Abdülhamid’in yaptırdığı saat kulesini restore ettirmiş, üzerindeki Osmanlı tuğralarını yeniletmiş ve bununla da kalmayıp o caddeye Abdulhamid’in isminin verilmesini başarmış. Bu girişimlerine Trablus’ta yaşayan Ermenilerin şiddetle karşı çıktığını anlatan Tadmori, her şeye rağmen geri durmamış ve bütün bu hizmetleri bir bir gerçekleştirmiş. Saat kulesinin açılışı Türkiye’den üst düzey katılımla ve mehter eşliğinde görkemli bir törenle bir süre önce yapılmış. Şimdi ise Tadmori Trablus Mevlevihanesi’nin restorasyonu için uğraştığını anlatıyor. Zira Mevlevihane gerçekten restorasyona muhtaç bir vaziyette bulunuyor. Dr Halid Tadmori’nin asıl gerçekleştirmeyi düşündüğü proje ise bizi heyecanlandırmaya yetiyor. Orta Doğu’daki Osmanlı Eserleri envanterini çıkarmaktan bahsediyor. Oldukça büyük ve müşkülatlı olan bu projeyi gerçekleştirecek enerjiyi ailece Osmanlı hayranı olan Tadmorilerde görmek mümkün.<br />
Sahil şehirleri olan Beyrut ve Trablus modernleşmeden fazlasıyla nasibini almış ve zaman şehirleri gece hayatının da yaşandığı batılı metropollere benzetmiş. Lübnan’da işlerimizi 2 günde tamamlayıp Ürdün üzerinden İsrail’e, kutsal şehir Kudüs’e gitmek üzere yeniden Suriye’ye dönüyoruz.<br />
 BUSRA</p>
<h1><img border="0" src="http://aycu33.webshots.com/image/49112/2006328020311987518_rs.jpg" alt="Free Image Hosting at allyoucanupload.com" /></h1>
<p>Lübnan ve Suriye’nin İsrail devleti ile diplomatik ilişkileri bulunmadığı için mecburen Ürdün üzerinden İsrail’e geçiş yapmak üzere geldiğimiz yollardan geri döndük. Lübnan sınırında bıraktığımız aracımıza yeniden kavuşup, önce Suriye üzerinden Ürdün’e geçeceğiz. Ancak Ürdün sınırına 30 kilometre yakınlıkta sol tarafta Busra’nın olduğunu fark ediyoruz. Busra bizim için çok çok önemli mekanlardan biri. Çünkü Peygamber efendimizin 12 yaşlarındayken amcası Ebu Talip’in himayesinde ticaret kervanı ile geldiği ve rahip Bahira’nın kendisini görüp Peygamber olduğunu anladığı belde burası. Hikaye özetle şöyle anlatılır kitaplarda: “Hz. Muhammed (s.a.v), amcası Ebu Talib ile birlikte ticaret için burayı şereflendirmiş. O dönemde burada son peygamberin gelişini bekleyen rahip Bahira isimli biri varmış. Önceden Yahudi olan Bahira Hıristiyan dinini kabul edip o kutlu kişinin gelmesini beklemeye başlamış. Rahip Bahira, küçük Muhammed’in (s.a.v) bulunduğu kervandaki olağanüstülükleri görünce tüm kervanı yemeğe çağırmış. Bu davette Hz. Mahammed’i (s.a.v) görüp amcasına peygamberlik müjdesini vermiş ancak Yahudilerin şerrinden korkarak hemen şehirden ayrılmasını istemiş”.<br />
Büyük bir heyecanla oraya doğru adeta koşuyoruz. İlk kez Peygamberimizin varlığıyla şereflendirdiği bir mekanı görecektik ve kitaplardan okuduğumuz bu hadisenin cereyan ettiği yerlere vasıl olacaktık. Busra’ya vardığımızda inanılmaz bir manzara bizi karşıladı. Meğer burası çok çok kadim bir şehirmiş. İçinde Efes’i aratmayacak mahiyette bir antik şehir bulunuyor. Kalıntı diyemiyorum çünkü şehir dimdik ayakta duruyor. Roma döneminden kalan şehir kalıntılarına bakıldığında şehrin bir zamanlar Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden olduğu hemen anlaşılıyor. Büyük Constantinus zamanında (306–337) önce piskoposluk merkezi haline getirilen Busra, daha sonra Antakya patrikliğine bağlanarak Arabistan başpiskoposluğunun merkezi olmuş. Keşfedilmemiş bu güzel şehirde hemen Peygamberi’mizin konakladığı mekanı buluyoruz. Buraya bir mescid yapılmış ve mescide Merkab’un Neka (Devenin Çöktüğü Yer) adı verilmiş. Rahip Bahira’nın manastırı da tıpkı kitaplarda anlatıldığı gibi bu yerin hemen yakınında sapasağlam ayakta duruyor. Peygamberimizin bulunduğu ve mescide çevrilen alanın kapıları dikkatimizi çekiyor. Çünkü kapılar küçük bir çocuğun ancak girebileceği büyüklükte. Öyle ki biz eğilerek girebiliyoruz. Önce anlam veremediğimiz bu durumu sonradan anlamlandırıyoruz. Nitekim üzerinden geçen yüzlerce yıl sonrasında bu mescidin girişi toprak altında kalmış olabilir şeklinde yorum getiriyoruz.</p>
<h1><img border="0" src="http://aycu06.webshots.com/image/50125/2000250967974314868_rs.jpg" alt="Free Image Hosting at allyoucanupload.com" /></h1>
<p>Busra’daki antik şehri de gezerek Ürdün sınırına akşam vakitlerinde vasıl oluyoruz.</p>
<p>Sınırda aracımızı didik didik ediyorlar. İstihbarat tarafından da bir güzel sorguya çekiliyoruz. Tam 5 saatimiz sınırda geçiyor. Görev yazıları olmasına rağmen tahkikatlar zaman alıyor, yine de bu zulümleri sineye çekip sabrediyoruz. Amman’a ancak gece yarısı varabiliyoruz. Orta Doğu’da gece yolculuk yapmamız doğru olmayacağı için hemen ilk bulduğumuz otele yerleşip dinleniyoruz.</p>
<p>Umut Yavuz</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://umutyavuz.seyahatblog.com/2008/03/26/lubnan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
